Home / Şiirleri / Yazıları / İLHAN SAMİ ÇOMAK: Dutsuz elmasız kalmayın

İLHAN SAMİ ÇOMAK: Dutsuz elmasız kalmayın

Edebiyatın diğer pek çok karakteristik yönüyle beraber, heveslendirme gibi ciddi ve önemli bir amacı vardır. İster büyülü bir dille ister katmanlı ve mükemmel kurgusuyla, hem anlamla savaşıp hem de yeni anlamlar kurmaya heves eder edebiyat. Bazen eğlendirerek bazen acıyı koyultup tenimizde hissetmemizi sağlayarak yapar bunu.

Tek yanlı bir çabayla olmaz elbette bu. Yazarın ustalığı, yaratıcı zekasını gün ışığında açık etmesi kadar okurun niyetine ve yaratıcılığı takdir edecek olgunluğa bağlıdır. Zamanı bir gürz olarak savurur yazarlar. Okurun niyeti ve hevesi bunu karşılayıp ondan bir şey çıkarmayı sağlar.

“Bir şair başka bir şairden sempati ile söz etti mi, söyledikleri iki kere doğru olur” der Gaston Bachelard.

Nobel Edebiyat Ödüllü Şilili büyük şair Pablo Neruda’nın, her ne kadar şair olmasa da, “şiir gibi” yazmasından dolayı Julio Cortázar’a dair söyledikleri herhalde bir yazarın duymak isteyeceği en güzel övgülerdendir ve “iki kere doğru”dur. Mealen, “Julio Cortazar’ı okumamak amansız bir hastalığa tutulmak gibidir. Hiç şeftali yememeye benzer” der Neruda… Türkiye ve Kürdistan’da yaygın olmasından dolayı dut diyorum. Neruda’dan mülhem elma, armut yememek diyorum… Hasan Ali Toptaş’ı okumamak da kanımca böyle bir şeydir işte. Hayata inanıp ona tutunmamızı getiren bu “meyveyi” hiç tatmamak demek bizi biraz eksik, biraz pervasız, biraz yanlış yapar… Bu yanlıştan dönmeye başlangıç olması açısından H. Ali Toptaş edebiyatına kısaca bir giriş yapalım istiyorum.
1958 yılında Denizli’de doğan Hasan Ali Toptaş, ilk öykü kitabı olan Bir Gülüşün Kimliği adlı eserini 1987 yılında yayımlamıştır. Edebiyata öykü ile başlamış olsa da zamanla yelpazeyi genişletmiş, roman, deneme, şiirsel metinlerle yazma serüvenini sürdürmüştür. Yoklar Fısıltısı, Ölü Zaman Gezginleri adlı iki öykü kitabından sonra Sonsuzluğa Nokta adlı romanı 1992 yılında yayımlanır. 1994 yılında, daha sonraları sinemaya uyarlanacak olan Gölgesizler adlı romanı yayımlanır. Bunu, sırasıyla Bin Hüzünlü Haz, Kayıp Hayaller Kitabı, Uykuların Doğusu romanları takip eder. Heba adlı 2013 yılının başında yayımlanan Toptaş’ın bunların dışında şiirsel metinlerden oluşan Yalnızlıklar adlı eseri, Ben Bir Gürgen Dalıyım adındaki çocuk romanı ile Harfler ve Notalar adlı bir deneme kitabı vardır. Yazar, Yunus Nadi Roman Ödülü (1994, Gölgesizler), Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü (1999, Bin Hüzünlü Haz) başta olmak üzere pek çok ödüle layık görülmüştür. Işıklı bir sessizliği vardır Toptaş’ın. Ilık. ”Gölgesiz” değildir kalemi. Aksine azimle iyiye, iyi olana, kavurucu güneşe inat, sözün gücünü arkasına alarak serin güzel bir çardak kurar.

Kuralsızdır. Hızlı bir öfkeden aklın hengamesine, usul uyanık sevgi taşır. Ahenk biraz da eğilip bükülerek, çokça sekerek kazanılır. Bu açıdan H.A. Toptaş’ın kalemi hayatın zorluklarına karşı zeki olmayı seçmiştir. Kırılganlıklardan müteşekkil bir yaratıcılıkla ısrarlı bir kıvılcım gibi illa da ateşe dönüşecek bir zekiliktir sözkonusu olan.

O’nun kalemi bir duygu tasfirine heves etmez. Aksine büyük bir işçilikle bir duygu yaratmaya, inşa etmeye yönelir. Bu açıdan çabasıyla şiire kusuruyla hayata çok yakındır. Gerçek sıcaktır, acı da olsa mutlaka sevdirir bize Toptaş. Bu biraz da tüm karakterleri az çok tanıyor olmamızdan ileri geliyor. Canlıdırlar karakterleri. Her gün gördüğümüz insanlardan biri olmaları veya bizden bir parça taşımaları, tüm yaşadıklarıyla beraber onları kabullenmemizi getirir.

Bana kalırsa Toptaş’ın en önemli yanı, söz ile görme mesafesi arasında kurduğu ve sözün lehinedir, diye değerlendirme olasılığımızın daha yüksek olduğu dengedir. O’nun büyük özgünlüğü görüntüyü hep söze doğru çekmesindendir. Bir an’dan veya fotoğraftan yola çıkıp hikaye kurmaktan ziyade, bir hamalın yorgunluktan dolayı çıkardığı sesi ağırlık olarak sırtımızda hissetmemizi getiren ustalığıyla, “görmeyi” önemseyen ama söze edepli bir değer veren, sözle renk, sözle sıcaklık hissi yaratma “kavgası”… Yazarlığını “hayatı kelime kelime genişletmek” biçiminde dile getiren Toptaş’ta “kavga dediğimiz şey, O’nun, dil’in gerçeklik karşısındaki sınırlarını bilmesi ama buna teslim olmadan, dilin dışta bıraktıklarını sezgiyle bize bildirme yolunu seçmesidir. Dilin yorumladıkları hayatı görünür kılar, sezdirdikleri ise aydınlatıcıdır. Zaten Toptaş’ın eserlerinin gücü kurgudan değil mükemmel dilinden kaynağını alır. Aktıkça kendini çoğaltan, çatallanarak yeniden katmerlenen ama hem çocukça tazeliğini hem de hayat karşısında sevinçli şaşkınlığını kaybetmeyen bir dildir sözkonusu olan… Aslında Toptaş’ın eserleri, mucizelere ve olağanüstü olaylara açık olmasıyla Marquez’le umutsuzluğunu saymazsak Juan Rulfo’yla, ironisiyle Mario Vargas Llosa’yla… hasılı Latin Amerika’nın büyülü gerçeklik akımında olduğu gibi hayatı ve gerçeği hikayeleştirmede insanın sezgilerine dayanmaları bakımından ortak bir damara sahip olduğunu söylemek mümkün…

Toptaş’ın bir diğer ayırıcı yönü de eserlerinde ”çevre”yi, daha özelleştirirsek taşrayı, sanki geçirdiği güzel ve mutlu çocukluğu hep hatırlamak istercesine inançlı bir sadelikle işlemesidir. O’nun taşrasında kötülüğün kestirilmez ama az biraz ”sevimli” veya katlanabilir bir yanı vardır. O, taşranın ağır yürüyen ve rutine dayalı günlük yaşamını bize sevdirtmekten ziyade kendisine sürekli hatırlatmak için olsa gerek yıkıp yıkıp yeniden yapar. Müzikli bir yıkmadır bu. Kazananın en baştan belli olduğu bir yıkma… Ama büyülüdür ve kendini okutmasını bilir. Kendi sınırlarına güvenen bir yaşamı vardır taşranın. Bu sınırı tekrarlamaz Toptaş; onu işler, eğip bükerek gerçek ile gerçek olmayan arasındaki çizgiyi bulanıklaştırarak genişletir veya kaldırmaya çalışır. Ama uzandığı yeni yerin vaadettiği de pek tekin değildir… Toptaş’ın taşrası eski ve yanılmazdır. Yanılmazlığıyla içgüdülere, eskiliğiyle insana dönüktür. İnsanın öfkesine, yalan da olsa bir şeylere inanmak ihtiyacına, ekmek yemesine, uykusuna, sabah erken uyanmalarına… “İnsan yaşadığı yere benzer” der ya Edip Cansever, işte bu dizeyi mükemmelen doğrulatan karakterler vardır, Toptaş’ın eserlerinde…

Onda geçmişin sesini duyarız biz. Doğu’nun büyülü zamanlarının özleminden kaynaklanan bir ses değildir bu. Aksine, masalların her türlü mucizeye açık dilinin yarattığı imkanları bugünün kalabalığında dönüştürerek yaşatma çabasının gür sesidir.

Şimdi, dutsuz elmasız kalmayın istiyorum… İyi okumalar…

İlhan Sami Çomak kimdir?
1973 yılında Bingöl Karlıova’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Bingöl’de tamamladıktan sonra, İstanbul Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü’ne 1992 yılında kaydını yaptırdı. 1994 yılında gözaltına alındı ve tutuklandı. Müebbet hapis cezasına çarptırılan Çomak, kesintisiz olarak yirmi yıldır cezaevindedir. Türkçe dışında anadili olan Kürtçe ile şiirler yazıyor. Gitmeler Çiçek Kurusu, Açık Deniz ve Günaydın Yeryüzü adlı şiir kitapları bulunuyor.

* Kırıklar 1 Nolu F Tipi Cezaevi