Home / Şiirleri / Yazıları / İlhan ÇOMAK*: Yalnızlık doymuyor

İlhan ÇOMAK*: Yalnızlık doymuyor

Camı kırılma sesiyle, attığın taşı kolunun gücüyle, sesini yaramazlıklarımla getir, bana ver. Geç uyanmanı kirpiklerinle, çok uyumanı esnemenle, sessizliğini ellerinle bana ver. “İlhan” derken çeşit çeşit, “abi” derken bin çeşit anlamlar yüklediğin kelime ve sözlükleri bana ver. Suyun sıfatlarını mühürleyerek, rüzgarın uyumuna avucunda dererek, taş attığın kuşlardan sonra bana ver.

Işığın harcıyla yıkandık, gecenin gözbebeklerine eski bir adapla uzandık. Uzakta, suyun sesinden taşın kalbine kırçıl zaman artığıyla seke seke yürüdük.

Dağlar bizi hayata sürüyordu. Kalkıp gittin, güneşi yorumladın; hem hızlı hem genç… Elinin inadıyla, gömleğinin tersiyle… Sabaha çok vardı. Ve “sabrına çok şükür” dedin rüzgarın. Güzelliğin ve umudun dikenlerine bin şükür…

En çok ormanlardan topladın, yağmurun teninde süzüp gözlerine yerleştirdin ahlar güneşini. Ve başka denizlerden kubbelere çınlayan, dağlara gençlik diye öykünen o bakışınla hayata el koydun çok eski. Bu alevler habire kovuyor bizi. Sen al bu testiyi, gecenin ateşini titret, o sonsuz yürüyüşünle bize nehirler getir.

Sonra birden ellerinle göğün levhasına çanlar çaldık. Soluğunun çırasıyla akşamın ağzına uykunun demini dimdik bir mermer gibi yerleştirdik. Bir güvercin gelip yaslandı yüzündeki kedilere. Sen topuklarının dibinde zamanın siğillerini denizlerin korkunç sessizliğine verdin.

Gece durmadan bize geliyor.

Konaklaya konaklaya el yazına geldik. İpekten önce ince kıvrımlı bir yumuşaklıkla makasa geldik. Dağın eteğine doğru geceyi taşıyarak, ateşler yaka yaka büyüdük. Çerçilerin yanından yere düşen bir kağıt gibi savrula sınana, atların korkusuyla güne ışık düşürerek çok geldik. Cebimiz kabarık, elimiz kolumuzu sallayarak taşın öfkesiyle geç geldik. Bu ırmak kendine dökülüyor diyerek, kitaptan deftere kalemin dokunuşuyla yazmaya geldik.

Sonra usulca karanlığı yorumladık.

Ve çekildi gece. Gülüşünün kuşlarıyla şenlik kattık bulutlara. Alıp giydin gömleğini, kuyudan taşa, üzümden suya sık sık baktın. Dağın ağzından göğün ipine, incir, armut ve elmaları rüzgarıyla dürte dürte gelip gövdene yerleşti hayat. Sonra ölümü saydık, kentlerin yarılan alnına isyanlar yayarak denizin sessizliğini saydık. Kırıştı, kapandı, eğilip düzeldi. Hayat sana geldi açık kalmış yaranla.

Ve yeryüzüne çevirdin gözlerini birden, uykuların tüllerini silkeleyerek. Ölüm kendi dilinde yankılandı, rüyalara sırnaştı, korkunun tümcesine ağır ağır yerleşti. Sen artık haritayı yırt, silgini al, tan yerine çevir gözlerini. Ayağının dibinde defterine, kalemine, suyuna soluğuna çalışmaya geleceğim. Sen ışığı al, ormana dal, ezberle o dorukları. Islığınla çoraplarına, yaprağının ayasına sevmeye geleceğim.

Dağ, deniz iniyor.

Sonra ağaçları yazdık, yıldırımın düşüşünü, hızın bizi sınayan yalın kalabalığını… Köprüye işaret koyduk bir gül dalıyla. Unuttuğumuz sokakları adlarıyla bir bir geçtik. Ateşler yaktık, küllerinden ovanın düzüne yorum kattık. Sen gökkuşağının orda hafif dalgın, eline yüzüne karışmış dalgalara uzak ve huysuz, uzun boyunla kitaplardan dingin bir yarına olgunca bakan güneşler tutuşturan… Sen bahçelere dalıp, bir bir elmaları, erikleri silkeleyerek, “Toplanın! Sabahı, çalağım rüzgarları katarak önüme, toplanın! Akşamın yakasına doğru, “Size yağmurlar çevireceğim” dedin. Sen ıslaklığın yorumunu, ayaklarıma dolanan suların resmiyle, hohlayıp ısıttığım ellerimden ak ve kıvırcık saçlarıma, el yazımdan ağzımdaki güllere kadar çocukluğumun avuçlarıyla ateşlere vereceğim” dedin.

Deniz gövdeni yalıyor.

Islık çalıyorum. Durmadan saçlarını tarıyorum uykularının. Uzun, upuzun yaşamışsın gibi gecenin ve denizin yolunu senden soruyorlar. Bir kadın durmadan taş atıyor ıssızlığın sesine, sarnıçlardan su taşıyor çölün sonsuz veznine. Cebinde bir kalem, bir pusula, uzun bir şiirden çaldığın birkaç toka, kantarın topuzu, dalgakıran… Rüzgar yüzümüze inerken “zeyl” diyorsun, ırmak kıvrım kıvrım akarken “dur”, diyorsun. Soluğunla çıplak, bakışınla keskin, gecikmiş bir dağ gibi üşengeç ve haytasın. Esneyip duruyorsun zaman gibi.

Sonra tırnaklarını kesiyorsun, o güzel parmaklarının ıssızlığını koyultarak. Sayfaları çeviriyor, doğmanın ne demek olduğunu çalışıyoruz gölgelerin doruğundan ayaklarının çiçeklerine, sesinin telinden bulutların kılığına kalın ve düz bir çizgi: Çünkü yalın ayaktı, zamanın kırbacını gövdemizde yinelerdi. Ve inip tepeden gelincik tarlasına, bir at bir soluyarak esmer, harfleri karıştırırken güzel, umutla kocaman gözlü bir çocuk doğdum.

Hepimizi oyalıyor ışımış ellerimize, yosunlara, baharların kocaman uykularına sürdüğün kınalar. O dostlar alıp yürüdü, kentin ağzına gitti. Sen göğüne aldın bizi. Adının yel değirmenlerinden uykunun çeperlerine suları dövdün… Söktük eski zaman çadırlarını, yırtıp savurduk kağıtları havaya. Baktım çoksun, güneşler gibisin, hem beyaz hem karanlığın alfabesisin.

Çarşılardan kalabalığın kitabını yara yara geçtik. Oturup, rüzgar var diyen ağustosu bekledik. Irmaklar gelip çocukluğumuza kondu. Yıkandık, yağmurlarını hatıralarını eskittik.

Konuşurken kayalara vuran dalga, ayaklarının durgun atlasında soluklanıyor. Biz aşağıda, cumartesilerin orda, balkonda, mumun erimesinde yaprağın nesrini, ağacın şiirini okuduk falan. Biz yukarıda, dağın nazmında, ovanın iniltisinde, kuşların huyunda cemin ve semahın eliyle dokunduk hayata. Güzel şarkılar söyledin, taşın göğsü gerildi hep birlikte falan. Soluğunu bakışını ezberledim, gözlerinin künhüyle uyudum uyandım.

Kumun sesiyle çok şükür.

Kedilerimizi çaldılar usumdan. Bahçemizi, terlerken dile yol alan tuzu, yollara düşen kalabalığı açık bıraktığımız kapıdan dağıttığımız huzuru çaldılar usumdan. Sen bahçeleri ağaçları topla, kapımızı kalabalığı topla, geç kaldığım güneşi topla, siyahı beyazı topla; al, geleceğime savur. Camı kırılma sesiyle, attığın taşı kolunun gücüyle, sesini yaramazlıklarımla getir, bana ver. Geç uyanmanı kirpiklerinle, çok uyumanı esnemenle, sessizliğini ellerinle bana ver. “İlhan” derken çeşit çeşit, “abi” derken bin çeşit anlamlar yüklediğin kelime ve sözlükleri bana ver. Suyun sıfatlarını mühürleyerek, rüzgarın uyumuna avucunda dererek, taş attığın kuşlardan sonra bana ver.

Doldu boşaldı sokaklar. Yağmurun resmini düzelttin. Sevincin burçlarında en güzel renklerle karanlığı yadsıdın. Şu çiviyi sıkıntıya sok, atlıları suçla, sol elinle güzelliği dağlara ver.

O çiçek kokan ellerinle sabahı düşün. Yaprakta uyuyan yangınlarla sokağı, toprağın nemini harflerin sıkıntısına ulayan satırlarla defteri, pasa gecikmiş demirin yalnızlığını gülün kokusuyla, seni her şeyinle seven beni okul önlerindeki telaşımla düşün. Kendini denizler gibi çevir, bana bırak. Saatin kaç olduğunu sor, eşiği aşıp çalışmaya gidelim. Sen bağır ki uzun uzun adın yankılansın. Kadınlar bize kuş getirecek, uçurumların ağzından topladıkları çiçeklerle titrek acılarını destanların diliyle damıtarak, atları, taylarıyla, renkleri aklıkla seni çocuk halinle getirecek.

Seni gölgenle, uzun boyunla, güne açılan yüzünle

Özlüyorun özlüyorum özlüyorum, Nuh nebiden bu yana.

Yalnızlık doymuyor hiç!

* Buca Kırıklar F Tipi Cezaevi’nde hasta tutsak, Sami Çomak’ın kardeşi

Sami Çomak (Fırat), 27 Mayıs 2005’te Dêrsim’in Kırmızıdağ mevkiinde yaşamını yitirdi.